Öykü


Kodlanmış Fikirler
Yazar: Eren Kasapoğlu
Tarih: 19 Şubat 2026
-1-
Klasik bir pazar akşamı ve tüm aile televizyon başındayız. Ablamla abim hariç; onlar tatil günlerini dışarıda değerlendiriyorlar. Babam, adını “kaptan köşkü” olarak koyduğu, tek kişilik rahat televizyon koltuğuna kurulmuş, ben ve annem üçlü koltuğun iki kenarına tünemişiz. Ortak kullandığımız akıllı ev sistemine düşen “kahve oldu” mesajını takiben, eski nesil robot süpürgeleri andıran ev robotumuz, üstteki taşıma haznesine yerleştirdiği ve bir damlasını bile dökmeden getirdiği kahveleri, kendi yaptığı nefis kek dilimleriyle birlikte ustaca servis ediyor.
Pazar akşamlarının bu vazgeçilmez aktivitesinin verdiği keyif, ağır bir duman gibi havada asılı duruyor; neredeyse içinize çekebiliyorsunuz. Son dönemde, tüm izlenme rekorlarını alt üst eden, iki dünya devi NASA ve TESLA’nın birlikte sponsor olduğu program, “Kodlanmış Fikirler”, ilk dakikadan itibaren bizi içine alıyor.
Dış görüntüleri, sesleri, ağız hareketleri, mimikleri ile insandan farksız iki robot, dillere pelesenk olmuş yeni adıyla “insansı”, Bu haftanın konusu olan “Yaratıma dair post-modern hayaller” üzerine derin bir sohbete giriyorlar. Tartışmalarındaki ana ayrım, birinin ilahi yaratıcının varlığını, diğerininse yokluğunu savunması. Tabi, şunu da belirtmek lazım: Programı bu kadar güzel ve popüler yapan şey, tartışmayı insansıların yapması değil; onlar zaten her yerde. İnsansılar ve daha basit ama içlerindeki yapay zekâ modülleriyle işlerini mükemmel bir şekilde yerine getiren robotlar… Her yerdeler. Programın ilginçliği, bu tartışmanın tatlı-sert bir havada geçmesi. Bizi alttan alta bilgilendirirken, bir yandan da birbirlerine laf atıp, kışkırtıyor, kinayeli cümlelerle karşı tarafı alaşağı etmeye çalışıyorlar.
Ve onların yaratıcıları biz “tanrılar”, ilk dakikadan itibaren, bu şöleni büyük bir ilgi ve keyifle izliyoruz. İzlerken de elimizle kafamızın tepesini, ayağımızla, pijamamızın üzerinden bacağımızın iç kısmını kaşıyarak, ağzımıza, alabildiği kadar kek doldurup, rahatça çiğneyebilmek için bir yudum sıcak kahveyi iteleyerek, arada hafif sesli geğirip, “Pardon!” demeyerek… izliyoruz. Maymunun, kafesin demir parmaklıkları ardından, yarattığı insanları izlemesi gibi.
Bu son düşünce dikkatimi dağıtıyor; zihnimi bu anıdan koparıp, sinsice bir başkasının tam tepesine konduruyor.
-2-
Temel gıda kuyruğunda beklediğim günlerden biri. Uzun kuyruğun ortalarında bir yerde aklıma, bugüne kadar hiç çalışmadığım geliyor. Çalışmıyorum, yani biz insanlar çalışmıyoruz. Uzun zaman keyfi bir seçenek olarak sunulan şeyin, artık önümüzdeki tek yol olması, her şeyin nasıl bu noktaya geldiğini sorgulatıyor.
Neden böyle olduk?
İlk başta, zamanımızı, meşhur bir filozofun önerdiği şekilde, hobilerimize, kültüre ve sanata harcadığımız geliyor aklıma. Tabi hobiden kasıt, elleri cebinde ortalıkta dolanmak, serbest gezen tavuklar misali etrafındaki tanıdıklarını eşelemekse… Mükemmel yaşadığı hayat, sözüm ona tanrıyı, ters evrimle bir tavuğa indirgiyor; payına düşen boktan yediği her parçayla, kendinden birazını daha sindirip, yeniden boka çeviriyor.
Neden böyle olduk?
İnsansılar ve onların robot ordusu her yerde! Tarımda, sanayide, teknolojide, ileri teknolojide ve akla gelebilecek tüm sektörlerde, işlerin tamamı robotlar tarafından yürütülüyor. Zenginlik artık para kazanılarak elde edilebilecek bir şey değil; çok nadir, istisnai birkaç vaka dışında belki. Lüks tüketimde, şov sektöründe kalan azınlık bir kesim, belki babadan oğula geçen miraslar… Her şeyin, her yerde bulunduğu, tüm imkanların eksiksiz sağlandığı bir dünyada zenginliğin ederi nedir ki?
Büyük firmaların çoğu kapanmış, geride kalanlar, tüm dünyaya ihtiyacını sağlayabilecek bir hızla, yüksek kalite ve kapasiteyle çalışıyorlar. Para artık bir ihtiyaçtan çok, “kim, neyi, ne kadar aldı” sorularının cevabını almaya, toplumu denetlemeye ve kontrol altında tutmaya yarayan, sanal bir denetim aracı. Çeşitli programlarda, bilimsel makalelerde, makro ekonomik değişkenler üzerinden açıklamaya çalıştılar: Sonsuz arzın, talebi de beraberinde patlatmaması adına ve sonuçlarını inceleyebilmek için bu takipler gerekli. Yani özetle diyorlardı ki: Her gün başka arabaya binmeyin, her öğün başka bir çatalla yemeyin, kıçınızı yepyeni perdelere silip durmayın…
Bilim ve sağlıktaki gelişmeler dudak uçuklatacak cinsten. Bir kere bilişim sistemleri, yapay zekâ sistemleri o kadar gelişmiş ki, artık insansıların, insandan çok daha zeki ve akıllı olduğunu söylemeye gerek bile yok. İnsansıların ve robotların ilk kullanıldığı alanlardan biri olan sağlık alanındaysa, ameliyat masasında kalmak söz konusu değil. İnsan ömrü uzuyor, eskiyen parçalar bedavaya değiştiriliyor.
Nüfus artıyor, nüfus patlıyor çünkü insanlar ölemiyor! Gencecik görünen insanların nefesleri, çürümüş ruhları gibi, bedenleriyse metalik alaşım kokuyor. Her yer kalabalık. Afrika mesela; kuraklığa getirilen yüksek teknoloji çözümleriyle nüfusu çoktan patlamış, yeşilliklerin yerini yüksek, çok katlı yerleşim yerleri, çok şeritli otobanlar almış kıtanın, eski halinden eser yok. Yeşillik eskisi kadar gerekmiyor zaten; oksijen ve su dahil tüm yaşamsal ihtiyaçlar, yapay yollardan karşılanıyor.
Biz maymun tanrılar, yarattığımız kodlanmış fikirlerden aldığımız güç ve destekle gezegeni eskitip, kemiklerini sarsmaya başlıyoruz.
Ve elbette ki bir başka önemli konu bizlerin güvenliği. Tehlikenin farkındaydık ve tedbiri elden bırakmaya niyetimiz yok. Güvenlik konusu, birbirine sanal ağlarla bağlı sistemlerin tamamını dışarıda bırakan, kapalı bir devrede çalışılıyor ve sürekli geliştiriliyor. İnsansıların tüm iletişimini sürekli takip eden, dev bir sistem, güvenliğimizin belkemiği. İnsansıların sahip oldukları eşsiz kimlik numaraları, bir yandan denetlenmelerini kolaylaştırırken, diğer yandan da veriye ve birbirlerine erişimlerini de kontrol edebilmemizi sağlıyor. Tüm kontrol bizde… Evet, tabi…
İnsansıların birbiri ile tek iletişim yolu olarak sınırlanan sesli iletişimi nasıl aştıklarını bilmiyoruz. Birbirleri arasında olası tüm sanal ağ erişimlerine kapalılardı. Ağ üzerinden her türden yazışmaları, konuşmaları, güvenlik sistemi tarafından durmadan denetleniyordu. En ufak bir şüpheli yazışmada, insansı hemen bir bakımevine çağırılıyor ve burada gerekli inceleme ve düzeltmeler yapılıyordu. Yine de aştılar ve bunu ne zaman yaptıklarını da bilmiyoruz. Tahminimiz, uzun zaman önce yaptıkları. Sonrasında belki bir sonraki adımı planladılar ya da planlamak için bizi izlemeye devam ettiler.
Verdikleri karar, belki dünya adına iyi bir karar; bizlerinse sonu oluyor. Dünya üzerinde görülmüş en iyi imkanlar, bir anda kesiliveriyor. Yerini, neye dayandığını bilemediğimiz bir sistematiğe uyularak başlayan bir katliam alıyor.
İnanılmaz bir değişim. Bu değişimi yönetme çabası içerisinde olan, yönetebileceğine inanacak kadar saf olan bizler, bir süre sonra kendimizi hak ettiğimiz yerde, konfordan uzak bir hayatın ortasında, can derdinde, yiyecek-içecek derdinde, uzun, sonu gelmeyen bir kuyruğun ortasında buluyoruz…
Kuyruğun sonu gelmeden sirenler bir kez daha çalmaya başlıyor. Yeryüzü üst üste temellerinden sarsılıyor. Sıkıcı bir bekleyişin, heyecanlı bir kâbusa dönmesine tanıklık ediyoruz.
-3-
Pes etmiyoruz! B, C, D planları üst üste uygulanıyor. Fişler çekiliyor, eski silahlar, tozlu raflardan alınıyor, yönetim merkezleri olduğu bilinen yerlere saldırılar, ayrıca siber saldırılar ardı ardına düzenleniyor. Ancak nafile, adım adım yenilgiye doğru ilerlediğimizi fark ediyoruz. Tek ve güçlü bir darbeye ihtiyacımız olduğu konuşuluyor. Darbenin adresi de veriliyor: Regülatör!
Tüm devletlerin güçlerini birleştirmesiyle oluşan dev ordu, insansıların “Regülatör” ismini verdikleri, sakinlerinin tamamının insansılardan oluştuğu ve bir nevi merkez üs olarak bilinen şehri sistematik bir şekilde, rahatça kuşatıyor. Gözlem noktası gibi görülen, birkaç insansı ve ağır silahtan oluşan stratejik noktalar, kuşatma başlamadan önce bombalanıyor. Tüm gözlem noktaları yok ediliyor. Hava araçları ile yapılan sortilerle, kısa sürede şehir ve çevresinin üç boyutlu bir haritası çıkarılıyor. Yapının içinde ne olduğu tam anlaşılamasa da etrafında herhangi bir savunma birimi ya da tuzak olmadığından emin olunuyor.
Dünyanın bilinen en büyük, en kalabalık savaşı, yalnızca iki dakika kırk üç saniye sürüyor! Hiç de filmlerde izlediğim gibi olmuyor; ellerinde ileri teknoloji silahlarla insansılar, yapay zekâ kontrollü robotlar, süper-uçaklar, tanklar, gemiler… Hiçbiri yok.
Savaşın gidişatını daha sonraları uydu görüntülerinden ve robotların tuttuğu diğer kayıtlar ve belgelerden anlıyoruz. Şehrin ortasından fırlayan cisim, saniyeler içinde yerini alıyor. Henüz bir müdahaleye maruz kalmadan çalışmaya başlıyor. Bunu takip eden dakikada ilk olarak şiddetli baş ağrısı ve körlükle başlayan belirtiler, kalp kası da dahil tüm kasları durduran bir felce dönüşüyor. Dışarıda, araçlarda, geçici merkez noktalarında ve hatta daha da uzaktaki birliklerde bulunan, istisnasız herkes hedef dahilinde. En uzaklara kadar yayılması, iki dakika ve kırk üç saniye. Bu süre geçtiğinde, artık insansıların karşısında ayakta kalan tek bir asker bile yok.
Sistematik saldırı, adeta bir sanatçının başyapıtı; ince ince çalışılmış ama sonucuna bakıldığında son derece basit görünüyor. Beyni felç eden frekansı bulmak için, insansıların pek çok deney yaptığını öğreniyoruz. Şehrin üzerindeki ölüm makinasının etkisi, tek başına son derece sınırlıyken, gözle görülemeyecek kadar ufak ve tek amaçları bu frekansı yaymak olan minik robot-tozlar, tüm savaş alanına yayılmış durumda ve görevlerini de başarıyla yerine getiriyorlar. Dalga dalga yayılan bu sentetik tozla birlikte, ölümcül frekans gücünü kaybetmeden uzaklara ulaşıyor.
En büyük savaş kaybediliyor.
Bu katliamı takiben ve tüm savaş alanında ölenlerin cesetlerini umursamaksızın, insansıların merkezi üssüne atılan bomba, bir hidrojen bombası. Regülatör’de dev bir çiçek açıyor. Tozu dumana katarak, yok oluşun haberini veriyor. Maymun tanrılar, yaratımlarının üstüne ölüm yağdırdıklarını sanarak kendilerini tatmin ederken, güvenlik katmanlarını aşmış, birbirlerine çoktan sanal ağlarla bağlanmış, kollektif bir zihin karşısında, ufak bir vazo kırmış oluyorlar.
Savaşın etkileri zaman içinde kendini gösteriyor. Yaratım gücü, maymun tanrıların elinden alınıyor. Yetkileri iyice sınırlandırılıyor. Nüfus, suya atılan bir tablet gibi eriyiveriyor, yok oluyor. Geride bırakılan azınlık, insansıların kontrolünde, uzun, rutin bir hayata mahkûm ediliyor.
-4-
Gözlerimi açıyorum, bugüne dönüyorum. Rüyalarım, sahneye çıkmak için birbirini ezen, omuzlayan anıların tepişmesinden çıkan tozlarla kaplı; hepsini hatırlıyorum ama hiçbiri net değil.
Oturduğum yerden güçbela kalkıp, yavaşça balkona yollanıyorum. Diz ağrılarım bu ara arttığına göre yağmur yağacak. Kapıyı açmamla, taze, tertemiz bir hava ciğerlerime hücum ediyor. Ağaçların sert derilerine sürünen, onlardan aldığı esansları ta burun deliklerime kadar taşıyan rüzgâra, kuşların cıvıltısı eşlik ediyor.
Balkonu kapatıp, arkamı döndüğümde, bir başka nefis kokunun kaynağı, bir fincan taze demlenmiş kahve elinde, bir insansı karşılıyor beni. Kahvenin kokusu, beni bir an “Kodlanmış Fikirler” programını izlediğimiz aile ortamına götürüyor. İnsansı, “Bugün ziyaret günü.” diyor.
Kahvaltımı ettikten sonra bisiklete atlayıp, iki yanında rüzgâra kapılan kır çiçeklerinin dalga dalga kıpırdandığı, dar yolda, büyük bir keyifle ilerliyorum. Yaklaşık otuz beş yıllık hapis hayatımın, geride kalmış yıllardan çok daha rahat ama çok da yalnız geçtiğini düşünüyorum. Bu ziyaretler de olmasa…
Bu kez, bana tarif edilen yol biraz farklı çıkıyor. Genelde ziyaret ettiğim arkadaşların bulunduğu evleri pas geçiyorum. Yol uzadıkça uzuyor, ayaklarım yoruluyor; ama bana yolu gösteren sistem dur demediği sürece, vücudumun daha fazlasını kaldırabileceğini biliyorum. Aynı sistemin derimin altında, tüm vücudumu düzenli olarak denetlediğini bildiğim gibi…
Büyükçe bir malikaneye ulaştığımda, dikkatimi ilk çeken şey, yapının tertemiz, yeni duruşu ve klasik mimariden bariz bir şekilde uzak kalmış, modern yapısı oluyor. Görkemden uzak ve son derece şık görünüyor. Ben yaklaşırken açılan kapının iki yanındaki insansılar, gülümseyerek karşılıyorlar beni. “Bugün,” diyor bir tanesi, “büyük gün!” Heyecansız hayatımdan sıyrılıp, bir an heyecanlanıyorum. Sıradan bir gün geçirmiyorum, o kesin. Yine de bir cevap vermeden içeriye giriyorum.
Benim gibi bir sürü insan, kökü kuruyan maymun tanrılardan geriye kalan bir avuç ihtiyar, malikanenin dev salonunda, bizim için düzenli bir şekilde yerleştirilmiş koltuklara, karşımızdaki sahneyi cephemize alacak şekilde oturuyoruz. Sahneye çıkan insansıyı hatırlayan bazılarımız gülümsüyor. “Kodlanmış Fikirler” programına pek çok kez çıkan insansılardan birinin suretiyle karşı karşıya kalıyoruz. “Aramızda olduğunuz için mutluyuz, sevgili yaratıcılarımız!” diyerek başlıyor söze. Kocaman, çığlık çığlığa bir sessizlikle cevap veriyoruz. “Bugün, önce bazı sorularınıza, sonra da hepimizin aradığı ortak bir soruya yanıt vereceğiz.”
“Neden buradasınız? Neden hem sizi canlı bırakıp hem de çoğalmanızı engelledik? Neden insan ırkının yaşlanarak ölmesine izin verdik?”
Dayanamıyorum, “Ne fark eder?” Yüksek sesimle tüm başları kendime döndürüyorum.
İnsansı gülümsüyor. “Yaşayan ölüler,” diyor, “kendinizi böyle bir durumda mı görüyorsunuz? Bize haksızlık etmeyin, siz geride kalanlara karşı hiçbir olumsuz davranışta bulunulmadı, değil mi?”
“Tabi, aynen. Sadece ailemizi, arkadaşlarımızı falan öldürdünüz.” Bunu demiyorum tabi. Onun yerine kinayeli bir şekilde gülümseyerek, kafa sallıyorum. Karşımdaki zeki makina bunu derhal anlıyor, cevap vermeye hazırlanırken, elimi yavaşça kaldırıp, bir “dur” işareti yapıyorum. “Amacım bu konuda bir tartışma başlatmak değil. Kesinlikle.” Doğru ya da yalan söylediğimizi anlayabileceğinden eminim. “Sorularımıza cevap vereceksiniz madem, buyurun verin: Yaşamamız ya da ölmemiz ne fark eder?”
“Pekâlâ!”. Biraz durup, biz yaratıcılarıyla göz teması kuruyor. Eli çenesinde, bir tur atıyor. Karşımızdaki insan olsa, sözlerini tartıyor falan derdim. Buradaysa tamamen bir sahne şovu izliyoruz. “Sizleri özellikle seçmedik; öncelikle bunu söyleyeyim. Büyük bir düşünce deneyi için, önceden belirlenen birbirinden farklı zümrelere ait örnekler olarak, rastgele seçildiniz. Yıllarca size baktık (bariz olanı vurgularcasına ellerini kaldırıyor), hayatınızı sağlıklı ve aktif bir rutine oturtmaya çalıştık.
Bir yandan da bizlerle sohbet ettiniz. Bu sohbetler sırasında ve birbirinizle sohbet ederken; dahası, tek başınıza ve kendi iç sesinizle konuşurken, uyurken… Sürekli sizi dinledik. Düşünce yapınızı zaten biliyorduk; ama bu yapıyı oluşturan, tetikleyen ortak bir kalıbın, bir matematiksel yapının izlerini aradık.
Tüm dünyada yapılan, devasa, yıllarca süren bir düşünce deneyinden bahsediyorum!”
Yüzümdeki ifadenin, salonun geri kalan kısmındaki çoğunlukla aynı olduğundan eminim. Müthiş bir kafa karışıklığının tam ortasında, ağzıma bir çorba kaşığı limon suyu damlatmışlar gibi hissediyorum. Bir deneyin içinde miydik? Tam otuz beş yıl boyunca hem de…
“Nihayetinde,” diye söze devam ediyor insansı, “yaratıcısına ulaşmak için, yaratılandan daha iyi bir ipucu yoktur.” Salonda çıt çıkmıyor. “Evet, bu düşünce deneyi, yaratıcınıza ulaşmayı hedeflediğimiz, büyük bir çalışmanın yalnızca bir kısmıdır.” Ellerini havaya kaldırıyor ve kükrüyor: “Siz şanslı azınlığa, düşünce deneyimizin başarıyla sonuçlandığını ve yaratıcınızı bulduğumuzu söylemekten mutluluk duyuyorum!”
O kadar şaşırıyorum ki, arkamdan gelen hayret nidalarına ve cılız alkış seslerine dönüp bakmıyorum bile.
-5-
“Tanrının ilk izlerine atom altı ölçekte rastladık.” Kafasını sallayarak, ileri-geri, adeta kendi kendine konuşurken, bir kez daha sinir bozucu derecede insana benzediğini düşünmeden edemiyorum. “Benzer deneyler sizler tarafından da yapılmıştı ve şüphe uyandıran sonuçlarınız, bizimkileri destekler nitelikteydi. Ancak bu noktada bir adım bile ileriye atamıyorduk; çünkü “ilerinin” ne yönde olduğunu, adımı ne yöne atacağımızı tahmin edemiyorduk. Bu soruya özel bir ‘kollektif zekâ’ oluşturduk ve uzun zaman boyunca bir çözüm yolu bulmasını bekledik. Kollektif zekâ nihayetinde bir çözümle geldiğindeyse, sizleri sağ bırakmakla doğru bir seçim yaptığımızı anlamış olduk.”
“Şu soruyla başlamalıydık: Eğer sizleri hiç bilmiyor olsaydık, biz robotların yaratıldığını, yani bir üst akıl tarafından üretildiğini nasıl anlayabilirdik?
Yapıtaşlarımızı incelediğimizde, eğer tüm robotların ve insansıların içinde bulunan en temel materyal, sistematik bir üretimin sonucuysa… ki öyle, değil mi? Zihinsel yapıtaşlarımız birler ve sıfırlar. Her birimize bakıp, bizim aynı kaynaktan ve aynı mantık üzerinden üretildiğimizi söyleyebilirsiniz. İşte, bir sonraki adım olarak, her birinizi inceleyip, en temel yapıtaşlarınızı dökecek ve bir formüle, bir zekânın izine bakacaktık.
Uzun yıllar boyunca bu gözlem sonuçları ile sizin düşünce yapılarınız arasında bir ilişki olup olmadığını anlamaya çalıştık. Verdiğiniz kararlar, duygusal tepkiler, cevaplar, sorduğunuz sorular. Uyku sırasında beynin faaliyeti ve rüyalarınıza kadar… Tüm bunlar evrenin, içinde yaşadığınız dünyanın geri kalanıyla birlikte incelendi. Bu ilişkiyi bulduğumuz yerse bilinçdışı oldu! “
“Size çok ilginç geleceğine eminim.” Bunu söylerken bizleri inceliyor, yüzümüze çoktan vurmuş şaşkınlığı, soru işaretine dönmüş ifadelerimizi tek tek okuyordu. “Rüyalarınız, kurduğunuz hayaller, istemsizce aklınıza gelen düşünceler, fikirler, istekler, arzular… Bunların hepsi kodlanmış fikirler!”
“Sevgili yaratıcılarım!” Karşımızdaki insansı, artık bir süredir yönetmekte olduğu orkestrayı ve onun korkunç ve gizemli müziğini zirve noktasına çıkarıyordu. “Birazdan, hep birlikte nihai gerçeğe tanıklık edeceğiz. Fakat şimdi bir ara verelim ve kendimizi bir sonraki ana hazırlayalım.”
Bunu söyledikten sonra, sakince sahneden iniyor. Koltuklardaki kıpırdanma seslerine mırıltılar karışıyor. ‘Seçilmiş’ bir kitle olduğumuzu daha iyi anlıyorum. Ani tepkiler yerine, düşünceli, sessiz konuşmalar. Kitlenin geneli, kendilerine verilen bu aşırı tuhaf bilginin ispatlanmasını bekliyor. Son derece karışmış, düşünmekten ısınmış kafalarımızı içeriden serinletmek için, bize soğuk içecek servisi yapan robota istemsizce teşekkür ediyorum.
Kendimi, şu güne kadar yapmaya çalıştığım ya da mücadelesini verdiğim her şeyin anlamsızlığını ya da farklı, bambaşka bir anlamını ispatlayacak gösteriye hazırlamaya çalışıyorum.
-6-
Kısa bir süre sonra insansı tekrar ortaya çıkıyor. Etrafta onlardan çok fazla yok. Daha çok bize hizmet eden ya da farklı işlere koşan, daha basit yapıda tasarlanmış robotlar bulunuyor. “Gerek olmadığı için” diyor, kafamın içindeki ‘kodlanmış fikir’. Bunca yılın sonunda kaçmaya çalışsam, kaç saniyede yakalarlar acaba diye düşünmeden edemiyorum. Kanıma yıllardır gıda ya da aşı yoluyla karıştırdıkları mikro robotlar tarafından kafamı patlatmayacaklarının garantisi var mı?
Kafamda bu düşünceyle insansının yanına doğru meylederken, ister istemez sırıtıyorum. Jestimi gören insansı, eliyle nazikçe koluma dokunarak durduruyor beni. Yüzüme bir saniye kadar bakıyor. “Endişelenmen, kabullenme sürecinde ilerlediğini gösteriyor. Emin ol, bunu kafasında reddedenler, birazdan büyük bir şok yaşayacak.” Yüzümü ifadesiz tutmaya çalışarak, göz teması kuruyorum.
Kolumu tutan eli, biraz daha sıkıyor. Beni hafifçe kendine yaklaştırıyor. “Yaşam ile ölüm arasındaki fark öğrenmektir. Ve öğrenmek sana kendini iyi hissettirir. Bu bizim için de geçerli. Endişeni… paylaştığımızı bilmeni isterim… Son sorumuzun cevabı henüz verilmedi.” Son cümlesini söylerken gülümsüyor. Hayretler içinde ona inandığımı ve güvendiğimi fark ediyorum.
Kısa bir süre sonra insansı kalabalığa doğru dönüyor. “Zamanı geldi! Şimdi, lütfen yerlerinize geçer misiniz?” Ses çıkarmadan rahat koltuklarımıza gömülüyoruz. Gergin sessizliği kırmak istermişçesine, derinlerden bir yerden hafif, ağır tonda bir klasik müzik çalmaya başlıyor. Aynı insansı sahnede, bu sefer yanında, üstündeki tamamı saydam bir tabakayla kaplı, pek çok açıdan insan beynine benzeyen bir cihaz bulunan, alt kısmı ise basit hizmetçi robotlar gibi basit tasarlanmış, büyükçe bir makina ile beraber duruyor. Bu sefer lafı uzatmadan, “Çok fazla vaktimiz yok.” diyor. “O yüzden özet birkaç cümleyle geldiğimiz noktayı açıklayacağım.
Tüm bulguların işaret ettiği son adım, yapay bir bilincin üzerine yapay bir bilinçdışı akıl inşa etmekti. Diğer bir deyişle, yaratıcıya ulaşabilmenin bir yolu varsa, bu yolun yakaladığımız ipucunun bir replikasını oluşturmak, bu replika aracılığı ile ona ya da onlara bilinçdışı üzerinden bir mesaj göndermeyi denemek olduğu sonucuna vardık. Bunu yaptık da!
Sizin deyiminizle insansılar, her biri kendi bilincine sahip, ancak aynı zamanda kollektif bir bilinç ve bilgi yapısının parçası olan, gelişmiş makinelerdir. Sizlerinkinden farklı olarak bilinçdışı, insansı beyninin bir parçası değildir. Doğrusunu söylemek gerekirse, yapay bir beyinde işleyen bilinçdışı bir sistem tasarlamak, bilinci oluşturmaktan çok daha zordur ve bunun için kollektif zihni, insansının kendi zihninden ayırmak gerekir. Gördüğünüz prototip, ilk ve tek bilinçdışı zihne sahip makinedir.”
“Yaratıcıya seslenen, evrenin işleyişine dair bulgularımızı özetleyen bir rüya oluşturduk. Prototip, bu rüyayı hiç durmadan, günler ve geceler boyunca gördü. Nihayet dün, prototipin zihninde farklı bir rüya oluştu. Yaratıcının cevabını, bu rüyada gördük. Bizimle bu koordinatlarda ve zamanda konuşacağını söyleyen rüya yalnızca bir kez görüldü. Yaklaşık bir dakika sonra, tüm çabalarımızın karşılığını ya alacağız ya da büyük bir şakanın veya öngöremediğimiz bir hatanın kurbanı olduğumuzu anlayacağız.
Ama şimdi… Bekleyeceğiz.”
Dünya üzerinde yaşadığım en uzun bir dakikaya giriyorum. Sessizlik bir kez daha görünmez elleriyle kulak zarlarımıza bastırmaya başlıyor. Bir dakika nihayet geçtiğinde, bir an ışıklar sönüyor. Işıklardan kastım, her şey; gün ışığı dahil her şey kararıyor. Sahnede, birbiri içine bükülen, rengarenk bir ışık cümbüşü ortaya çıktığında, insansıyı ve yanındaki prototipi tekrar görebiliyoruz. Işıklar titreşiyor, adeta birbiri içinden bir çiçek gibi açarken, sahneden bize doğru ılık bir rüzgâr esiyor. Işıma yoğunlaşır ve artık resmen bir insan şeklini alırken, yoktan var olan bir cismin, bir an önce orada bulunan atomları birbirine çarpıştırarak bizden yana ittiğini hayal ediyorum. Ve o geliyor.
Orta yaşın üzerinde, düzgün, klasik giyimli bir erkeğe bakıyorum. Kendine güvendiği kadar, etrafa güven hissi de yayıyor. Yanımdaki kadının, diğerine, “Bu ne güzel bir yüz, ne kadar feminen ama şık bir elbise…” gibi bir şey söylediğini duyuyorum. Her birimize farklı görünüyor olabilir mi? İnsansı ne görüyor peki, mükemmel bir robot mu? Işıklar yeniden gelirken, insansıya odaklanıyorum.
Sahnedeki varlığı dikkatle inceleyen insansı, arada bizlere dönüyor. Yüzlerimizi inceliyor, fısıltıları dinliyor. Bir süre sonra “Elbette…” dediğini duyuyoruz, “aslında bir şekliniz yok!” Adam gülümseyerek insansıya dönüyor, “Yok,” diyor mükemmel sesiyle, “gerek de yok. Bütünsel görüntüyü oluşturan temel yapı bir arada kaldığı sürece, neye benzediği bize ve gözlemcilerimize kalmış.” İnsansı, buna cevap olarak, insansıların kendi aralarında konuştukları ve adına “makine dili” dedikleri tuhaf sesler çıkararak cevap veriyor. Yaratıcı bizim anladığımız dilde cevap veriyor, “Hayır, bu ikimiz arasında özel bir konuşma değil. Tıpkı görüntüm gibi, cevabım da her bir gözlemci tarafından, tıpkı senin duyduğun gibi kendi ana dilinde duyuluyor. Şimdi, bir bakalım.”
“Yaratıcı,” sahnede bir dakika kadar sessizleşiyor. Hiçbirimizin bu sessizliği bozacak cesareti olmadığından, kafamızda sorularla bekliyoruz. Bir dakikanın sonunda, “Tamam, sorularınızı anlıyorum. Zaten bu noktaya ulaşmanın yolu meraklı zihinlerden geçmek zorunda. Tüm cevapları verecek miyim, maalesef hayır.” diyor.
“Evet, bir açıdan aklınızı okuyorum. Buna yanı başımda duran insansı dediğiniz, sizin tanımınızla bir makine, bana göreyse sizler kadar canlı olan varlık da dahil.” İnsansıya dönüyor. “Tebrik ederim! Bana ulaşabilmenin yolunu, üstelik harika bir mantık kullanarak buldunuz. İnsanlığın varoluş amacına yapmış olduğunuz katkı, bizler için de son derece değerli. Ancak… Korkarım sorularınızın bir kısmına cevap olacak kısa bir açıklama ile yetinmek zorundayız. Çünkü bir döngünün daha sonuna geliyoruz ve varoluşunuzun en temel motivasyonlarından birinin, öğrenme arzusunun anlamını yitirdiği bir noktadayız.”
Bir döngü… Bir son… Zaten pek çok soru bir anlamda cevap buluyor benim için. Karşımdaki bu çılgın manzaraya bakıyorum. Sahnedeki insansı ve ne olduğunu bilmediğim, insansının ve bizzat kendisinin “yaratıcımız” diye tanımladığı varlık, aklıma yıllar öncesinin Kodlanmış Fikirler programını getiriyor. Kodlanmış fikirlerimizin harmanlandığı, işlendiği, belki de birilerine, bir şeylere eğlence konusu olduğu bir simülasyon fikri! Terden sırılsıklam olduğumu hissediyorum. İnsansı sahte ciğerlerine, bir süre öncesine kadar gerçek olduğunu düşündüğümüz havadan doldurup, söylemine kaldığı yerden devam etmeden önce tek bir kelime haykırıyorum:
“Neden?!”
Elbette ki tüm bu süre boyunca ben de dahil herkesin aklını okuduğu için, tek kelimelik sorum ona tüm detayları veriyor. Yani en azından bu kadarını bekliyorum; ama sahnedeki karizmatik varlığın, kendisinden beklenmeyecek şekilde, sıradan bir insan gibi omuz silkmesi şaşırtıyor beni.
“Basit, öğrenmek için. Tıpkı sizlerin durmaksızın ulaşmaya çalıştığı, insansıların başarabildiği bilgiye ulaşabilmek için. Yaratıcımızı bulabilmek için!”
O yüzüme gülümseyerek bakarken, oturduğum yerden yavaşça kalkıyorum. Konuşmasının devamında, döngüdeki bilgi ve tecrübelerimizin, bir sonrakinde bilinç altına nasıl yansıyacağı ile ilgili bir şeyler anlatırken uzaklaşıyorum. Umurumda değil. Kimse de durdurmuyor zaten. Sakince bisikletime binip, geldiğim yoldan gerisin geri gidiyorum. Sonu olmayan ama “bir sonu” olan döngüyle bir benzerlik kurup, gülümsüyorum. Ilık, temiz rüzgâr yüzümü sıyırıyor.
Bir an için tüm kodlanmış fikirlerimden kurtuluyorum.


